728x90 Reklam Alanı
Bookmark Post in Technorati

728x90 Reklam Alanı
Bookmark Post in Technorati

Sevr’i Unutma Yeni Yol Tutma - M. Hilmi Yıldırım

İsabetli bir makale  

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:“Eskiyi unut, yeni yolu tut”.Ne kadar yanlış bir anlayış.

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:

Çocuklarımızın körpe beyinlerine yıllardır şu tekerlemeyi kazıyoruz:“Eskiyi unut, yeni yolu tut”.

 

Geçmişi olmayanın geleceği olur mu? Maalesef, bu tekerlemeye inananlar, daha doğrusu bu yanlışa düşenler, bir hayli çoğaldı. Bu kişiler, Sevr’i unuttular, Batılıların da unuttuğunu zannettiler. Halbuki Batılılar, hiçbir zaman Sevr’i unutmuş, Lozan Antlaşması’nı da hazmetmemişler.

Lozan’da Amerikan görüşmecilerinin başkanı Grew, “Bu anlaşma, Türklerden koparmak istediğimizden çok fazlasını bizim Türklere verdiğimizin belgesidir” demiştir.

Amerikalılar, Lozan Antlasması’na böyle baktıkları için 18 Ocak 1927’te ABD Senatosu’nda bu antlaşmayı oylamış ve reddetmişlerdir.

                                   

İngiliz New Conventiol gazetesi Lozan Antlaşması’ndan sonra Batılıların beklentilerini şöyle dile getirmiştir: “Türkiye, teorik bakımdan bağımsızdır. Ancak ekonomide yetersizdir, sermayeden yoksundur. Onun için bağımsızlığının ömrü kısa olacaktır”. Batılılar, bu beklentilerini günümüze kadar  sürdürmüşlerdir

                

Batılıların bu beklentilerini unutanlar, bu yöndeki gayretlerini görmeyenler, bunları hatırlatanları  “Sevr sendromundan kurtulamıyorlar” diyerek suçladılar.

Ne yazık ki, sorumlu mevkide olanlardan bazıları da bu suçlamalara katılmıştır.

O bakımdan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Sevr’e vurgu yapan şu sözleri, gerçekten çok önemli: “Türkiye’yi yeniden Sevr’e mahkûm edebilecek bir gücün mevcut olduğunu veya olabileceğini düşünmüyorum”.

Aynı şekilde Emekli Orgenerel A. Hurşit Tolon, ‘Sevr’e Giden Yol’ adlı kitabında şunları şöyler: “Düşmanlar, Sevr Antlaşması’nı rafa kaldırmışlardır, ama sonuna kadar rafta kalacak değildir. Zira bugün gerek komşularımızın ve gerekse yurtiçindeki bölücü unsurların vatanımızı parçalama ve akabinde ele geçirme faaliyetleri, Sevr Antlaşması’nın günümüze uygulanması çalışmalarının devamından başka bir şey değildir”.

İsterseniz, bu söylenenleri örneklendirelim.

Sevr’de ne deniliyordu: “Doğuda Ermenistan, Irak ve Suriye arasında Kürdistan kurulacaktır”.

           

Peki,

AB yetkilileri şimdi ne diyor: “Ermenistan soykırımını tanıyacaksın, Ermenistan sınır kapısını açacaksın, Kuzey Irak’ta fiilen kurulan Kürt devletini tanıyacaksın ve PKK ile anlaşacaksın”.

              

Ermeni soykırımını tanımak, Ermenistan’a toprak vermek demektir. Çünkü bunun sonucu oraya varır. Nitekim, Ermenistan anayasasında yer alan 11. ve 13. maddeler, Türkiye’den toprak talebini içermektedir. Dahası, Ermenistan, sınırlarımızı belirleyen Gümrü Antlaşması’nı kabul etmemektedir.

Yine Sevr’den devam edelim. Sevr’de ne deniliyordu: “İstanbul milletlerarası bir şehir olacaktır”. 

AB ne diyor: “Patrikhanenin ekümenikliğini resmileştir, ruhban okulunu aç, gerekirse İstanbul’u tek başına AB’ye üye yapabiliriz”.

Sevr’de ne deniliyordu: “Boğazların idaresi bir komisyona verilmeli, sınırların korunması işgal güçlerine bırakılmalı”. AB ne diyor: “Türk ordusu küçültülmeli, sınırların korunması için AB ile işbirliğine gidilmeli, askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmalı”.

 

Batılılar Sevr’i unutmuyorlar, unutmamak için yıldönümü toplantıları yapıyorlar.

20 Ağustos 2003 tarihinde Sevr’in 83. yıldönümü dolasıyısıyla İsveç’te yapılan bir toplantıda gazeteci Baksi, Avrupalılara Sevr’in 62.ve 63. maddelerini hatırlattı ve şöyle dedi: “Avrupalılar Lozan’ın ayıbından, Lozan’ın ihanetinden, ancak Sevr Antlaşması’nı dayatarak kurtulabilirler”.

 Aynı toplantıda söz alan Sol parti lideri Hoffman da, “AB, Türkiye’yi üyeliğe alacaksa Lozan Antlaşması’nda yapılan hatayı düzeltmeli, Kopenhag Kriterleri Sevr’in yerini tutmalıdır” demiştir.
Bütün bunlardan sonra siz gelin, Batılıların Sevr’i unuttuğunu yeni bir yol tuttuğunu söyleyin. Söyleyebilir misiniz?

Erdal Sarızeybek - Sözde Ölüm Kuyuları..., NELER OLUYOR, NELER Y

OYUN KURULDU, KARTLAR AÇIK VE ŞİMDİ OLACAKLARI IZLEYİNİZ…

BU BİR KOMPLO TEORİSİDİR….


SİLOPİ’DE SÖZDE ÖLÜM KUYULARI AÇILIYOR, KEMİKLER BULUNUYOR, GÖZALTILAR VAR VE MAHALLİ SAVCILIK YERİNE ISTANBUL SORUŞTURMAYI YÜRÜTÜYOR…

PEKİ, BUNUN ANLAMI NEDİR?

ANLAMI AÇIK AMA GÖRMEK ISTEMEYENLER BAŞINI KUMA GÖRÜYOR, HUKUK VE ADALET YIPRATILIYOR, ŞÜPHE YARATILIYOR AMA SESİNİ YÜKSELTMESİ GEREKENLERDE SES YOK, ÜLKEMİZDE NELER OLUYOR?

ÖNCE SON DURUMA BİR BAKALIM:

1. SİLOPİ’DE BAZI KUYULARDA CESET BULUNDUĞUNA DAİR IHBAR VAR. IHBARI YAPAN KİM? KANADA’DA YAŞAYAN VE NE OLDUĞU VE DE KİM OLDUĞU HENÜZ AYDINLANMAYAN TUNCAY GÜNEY ISİMLİ BİR KİŞİ. BENZER BİR IHBAR DA PKK ITİRAFÇISI TARAFINDAN YAPILIYOR.

2. KEMİKLER BULUNDU VE ADLİ TIP’A GÖNDERİLDİ VE SONUÇ HENÜZ AÇIKLANMADI YANİ BU KEMİKLER KİME AİT BİLİNMİYOR.

3. BU ARADA IHBAR DOĞRULTUSUNDA ŞÜPHELİ OLARAK ADI GEÇEN KİŞİLER GÖZALTINA ALINIP ISTANBUL’A GÖNDERİLİYOR, YANİ SORUŞTURMA ÜMRANİYE’DE ELE GEÇEN EL BOMBALARI SONUCU BAŞLAYAN SORUŞTURMA KAPSAMINDA YÜRÜTÜLECEK.

SİZCE HUKUKA UYGUN MU BU?

1. BULUNAN KEMİKLERİN KİME AİT OLDUĞU BELLİ DEĞİL, BU BİR.

2. ISTANBUL’DA YÜRÜTLEN SOPRUŞTURMA KAPSAMINDAKİ SÖZDE TERÖR ÖRGÜTÜNÜN FAALİYETLERİ IÇERİSİNDE OLDUĞU DA BELLİ DEĞİL, BU IKİ.

3. GÖREVLİ VE YETKİLİ SAVCILIK SİLOPİ CUMHURİYET SAVCILIĞIDIR, BU ÜÇ.

4. BU MAKAM YAPACAĞI SORUŞTURMA SONUCUNDA, BU OLAYIN ISTANBUL’DAKİ SORUŞTURMA KAPSAMINDA OLUP OLMADIĞINA KARAR VERECEK MAKAMDIR VE BU KONUDA VERİLMİŞ BİR KARAR YOKTUR, BU DÖRT.

PEKİ, NEDEN BU YOLA BAŞVURULUP, ISTANBUL YETKİSİ IÇERİSİNDEMİYMİŞ GİBİ GÖSTERİLDİ?

1. ISTANBUL’DAKİ SAVCILIK EKİBİ DOĞU’DA IŞLENDİĞİ IDDİA EDİLEN FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİ KENDİ YETKİSİ IÇERİSİNDE KABUL EDİP SORUŞTURMAK ISTİYOR, BU AÇIK.

2. ATAK ISİMLİ HALEN ARANAN BİR ŞAHSIN ARANDIĞINA GÖRE, GÖZALTINA ALINANLAR YENİ YA DA ESKİ KÖY KORUCULARI OLMASI GÜÇLÜ BİR OLASILIK. YANLARINDA BİR DE ESKİ BİR ITİRAFÇI VAR.

PEKİ BUNUN ANLAMI NEDİR?

1. ISTANBUL’DAKİ SAVCILIK EKİBİ SORUŞTURMAYI DOĞU’DAKİ ARAZİLERDE BULUNANMASI MUHTEMEL CESETLERE DOĞRU YÖNLENDİRİYOR, BU AÇIK.

PEKİ NEDEN?

1. OTUZ YILDIR SÜRE GELEN TERÖR OLAYLARINDA DOĞU ILLERİMİZDE ÇOK ATEŞ EDİLDİ ÇOK.

2. DAĞLARI TAŞLARI HELİKOPTER VE UÇAKLAR VURDU. BU HAVA HAREKATI SONUCU ÖLEN VARSA DAHİ BİZ BİLMİYORUZ. DOLAYISIYLA OLASI KEMİKLER HER DAĞIN VE TAŞIN ALTINDA BULUNABİLİR.

3. YÜZLERCE KARAKOL BASKINI YAŞANDI, KÖY BASKINI YAŞANDI, TERÖR KAMPLARI BASILDI, ÇATIŞMALARA GİRİLDİ, BİRÇOK TERÖRİST ETKİSİZ HALE GETİRİLDİ AMA ÖLEN TERÖRİSTLERİN YURT IÇİNDEKİ CESETLERİNİN ÇOK AZINA ULAŞILDI, YARALANIP DA BİR KÖŞEDE ÖLEN HAİNLERİN HADDİ VE HESABI BİLİNMİYOR.

4. .SON OTUZ YILDA 32.000 TERÖRİSTİN ETKİSİZ HALE GETİRİLMİŞ OLDUĞU AÇIKLANDI AMA BUNLARIN KAÇININ CESEDİ ELDE, BUNU BİLEN YOK, DOLAYISIYLA DAĞ DA TAŞ DA KEMİK HER ZAMAN BULMAK MÜMKÜN.

5. ÖLEN 32.000 TERÖRİSTİN ÇOĞUNUN KİMLİĞİNİ BİLMİYORUZ ÇÜNKÜ ŞEHİTLERİMİZİN KATİLLERİ FAİLİ MEÇHUL.

6. 6.500 ŞEHİDİMİZ VAR, HANGİ TERÖRİSTİN ASKERİMİZİ ŞEHİT ETTİĞİNİ DE BİLMİYORUZ, ÇÜNKÜ TERÖRİST KİMLİK TAŞIMIYOR, KOD ADIYLA ÇALIŞIYOR, AYNI KOD’TAN ONLARCA VAR, KOD ISİMLERİN ŞİFRESİ PKK ARŞİVLERİNDE AMA BU ARŞİVLER BİZİM ELİMİZDE DEĞİL, HALA BULAMADIK.

7. YAŞANAN KARAKOL BASKINLARINDA KARAKOL ÇEVRESİNDE ÖLÜP DE KİMLİĞİ TESPİT EDİLEMEDİĞİ IÇİN VE DE KİMSE SAHİP ÇIKMADIĞI IÇİN ARAZİDE KALMIŞ YÜZLERCE CESEDE AİT BİNLERCE KEMİK BULMAK MÜMKÜN.

TÜM BU ANLATILANLARI ISTANBUL’DAKİ SAVCILIK EKİBİ BİLMİYOR MU?

1. BİLMİYOR OLABİLİR, ÇÜNKÜ TERÖRLE MÜCADELE SONUÇLARINI EN IYİ BU MÜCADELEYİ YAŞAYANLAR BİLİR, NORMALDİR. EĞER BİLMEDEN BO YOLA GİDİLİYORSA, IŞTE BU YAZIMIZ REFERANS OLSUN, YANLIŞ YOLDAN DÖNÜLSÜN, SAMİMİ HUKUK VE ADALET BUNU GEREKTİRİR.

NEDEN DÖNÜLSÜN?

1. ÇÜNKÜ BU YOL ÇIKMAZ SOKAK. BO YOLDAN GİDEREK FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİN ÇÖZÜLMESİ OLASI DEĞİL.

2. ÇÜNKÜ KEMİKLER EN AŞAĞI YİRMİ OTUZ YILLIK, KİMLİĞİNİ TESPİT MÜMKÜN DEĞİL.

3. ÖLEN TERÖRİSTLERİN BİR KISMI YABANCI, IRAKLI SURİYELİ IRANLI HATTA AVRUPALI OLANI BİLE VAR.

4. KAYIP OLDUKLARI IDDİA EDİLEN KİŞİLERE GELİNCE, BU KİŞİLERİN KAYIP MI YOKSA ÖRGÜTE Mİ GİTTİ, YA DA ÖRGÜT ADINA INFAZ TİMİ OLARAK MI ÇALIŞTI, BİLMENİZ MÜMKÜN DEĞİL.

5. DOLAYISIYLA KEMİKTEN YOLA ÇIKIP CİNAYET ÇÖZMEK OLASI DEĞİL.

PEKİ, BU DURUM BİLİNİYOR DA, SAVCILIK BİR ŞANSINI MI DENİYOR, OLUR YA, YA TUTARSA DİYEREK?

1. BÖYLE OLSAYDI, ÖNCE IŞİ SİLOPİ SAVCILIĞINA BIRAKIP SONUCU BEKLERLERDİ, BEKLEMEDİLER.

2. DOLAYISIYLA BU GÖZALTINA ALINAN KİŞİLERDEN YOLA ÇIKIP BAŞKA KİŞİLERE ULAŞMAK ISTEYEBİLİRLER.

3. BU DURUMDA EN ÜNLÜ ISİM KAMİL ATAK.

4. KAMİL ATAK PKK TERÖR ÖRGÜTÜYLE YILLARCA MÜCADELE ETMİŞ BİR KORUCU, AŞİRET REİSİ.

5. BU KİŞİNİN TELEFON KAYITLARINI INCELEYİP ONUNLA GÖRÜŞEN KİŞİLERE ULAŞMAK ISTEYEBİLİRLER.

6. BU KİŞİNİN GÖRÜŞMEDİĞİ KİŞİ YOK Kİ; 90’LI YILLARDA BİR TERÖRLE MÜCADELE STRATEJİSİ ORTAYA KOYAMAYAN HÜKÜMETLER, ÇARESİZ KALINCA AŞLİRETLERE YÖNELDİLER, ONLARI ANKARA’YA ÇAĞIRDILAR, DESTEKLERİNİ ALDILAR, DESTEK VERDİLER.

7. BU INSANLAR DEVLETE GÜVENİP PKK TERÖRÜYLE MÜCADELE ETMEYE KALKTI, HALA DA MÜCADELE EDİYORLAR.

8. ŞİMDİ SİZ, KALKIP ELİNİZDE HUKUKEN GEÇERLİ, SAĞLAM, INANDIRICI DELİLLER OLMADAN TERÖRLE MÜCADELE ETMİŞ AŞİRET REİSLERİNDEN YOLA ÇIKARAK DELİL TOPLAMAYA KALKARSANIZ, BU HAZIRLIK SORULTURMASI TAKTİĞİNE UYMAZ, BU BİR.

9. AB STANDARTI SÖZ KONUSU ISE EĞER, HAZIRLIK SORUŞTURMALARINDA DELİLDEN SUÇA GİDİLİR, BU IKİ.

10. ORTADA OLAN KEMİKLER HENÜZ DELİL DEĞİL, ÇÜNKÜ KİMLİĞİ BELLİ DEĞİL, CİNSİ BELLİ DEĞİL.

11. BU DURUMDA DELİL KABUL EDİP TERÖRLE MÜCADELE ETMİŞ KORUCULAR DA KAMİL ATAK ÖRNEĞİNDEN YOLA ÇIKILIP BİRER BİRER TOPLANMAYA BAŞLANIRSA, BİRER BİRER ISTANBUL’A GETİRİLİP SORGULANMAYA BAŞLANIRSA, BUNUN ANLAMI PKK’YA KARŞI MÜCADELE EDEN KİŞİLERİN ELDE DELİL OLMADAN HIRPALANMASI ANLAMINA GELİR Kİ, BU SORUŞTURMA OLMAKTAN ÇIKAR, YÜRÜTLMEKTE OLAN BİR STRATEJİNİN PARÇASI OLUR.

PEKİ, KORUCULARDAN SONRA SIRA KİME GELİR?

1. KAMİL ATAK’LA GÖRÜŞEN, BELKİ DE HALA GÖRÜŞEN ONLARCA SUBAY ASTSUBAY POLİS VAR. ONLARCA ESKİ YENİ SİYASETÇİ VAR.

2. SORUŞTURMA TERÖRLE MÜCADELE ETMİŞ GÜVENLİK PERSONELİNE YÖNELİR.

3. BUNUN ANLAMI DA, BU ÇERÇEVEDE, GÜNEYDOĞU’DA GÖREV YAPMIŞ VE TERÖRLE MÜCADELE ETMİŞ KİŞİLERLE HESAPLAŞMAK OLUR.

NEDEN Mİ?

1. 46.000 INSANIN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU PKK TERÖR ÖRGÜTÜ ORTADA CİRİT ATMAKTADIR.

2. ELEBAŞLARI AVRUPA VE IRAK’TA KOL GEZMEKTEDİR.

3. SİYASİ KANADI DTP MECLİS’TE NUTUK ATMAKTA, KUL HAKKI YETİM HAKKI PARALARDAN MAAŞ ALMAKTADIR.

4. PKK’NIN KARA PARASI AB’DE TRAFİĞE ÇIKMIŞ AMA KİMSE MÜDAHALE ETMEMEKTEDİR.

5. 74 ASKERİMİZİN KATİLİ OSMAN ÖCALAN SÜLEYMANİYE’DE FIRINCILIK YAPMAKTA OLUP SİYASİ IRADENİN BUNU YARGILAMAYA NİYETİ YOKTUR.

6. TERÖRLE MÜCADELE ADINA ISTANBUL’DAKİ SORUŞTURMAYA DESTEK VEREN SİYASİ IRADE, SÖZ KONUSU PKK OLUNCA GÖRMEZDEN GELMEKTEDİR.

7. AYNI SİYASİ IRADE, SORUŞTURMA ADINA EMEKLİ GENERALLER, SUBAYLAR, AYDINLAR TUTUKLANINCA ZAFER NARALARI ATIP SONUNA KADAR GİDECEĞİZ DEMEKTEDİR.

8. IŞBİRLİKÇİ MEDYA PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜ GÖRMEZDEN GELİP HERGÜN YAŞLI BAŞLI EMEKLİ INSANLARIN TERÖRİST ZANNIYLA REVA GÖRÜLEN TRAJEDİSİNİ EKRAN EKRAN YAYINLAMAKTADIR.

9. BİZİM EKRANDAN YAPTIĞIMIZ SUÇ DUYURULARINI GÖRMEZDEN GELENLER, HENÜZ DELİL BİLE KABUL EDİLMEYEN IŞBİRLİKÇİLERİN INTERNETE SIZDIKLARI SES KAYITLARI ÜZERİNDEN ŞİMDİ DE EMEKLİ GENERAL EŞLERİNİ SORGUYA ALMAKTADIRLAR.

TÜM BUNLARIN ANLAMI AÇIK DEĞİL Mİ?

1. AÇIK, HEM DE ÇOK AÇIK.

2. TÜM GÜCÜYLE TERÖRLE MÜCADELEYE KATILMIŞ OLAN TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ HEDEF DURUMUNA GELMİŞTİR ARTIK, GÖRMEMEK IÇİN DEVE KUŞU OLMAK GEREKİR.

3. KEMİKLERDEN YOLA ÇIKIP EMEKLİ YA DA MUVAZZAF SUBAY ASTSUBAY, POLİS GÖZALTINA ALINMAYA BAŞLANIRSA EĞER HİÇ ŞAŞMAMAK GEREKİR. ÇÜNKÜ HESAP VEREN PKK DEĞİL, PKK ILE MÜCADELE EDENLERDİR.

BÖYLE GİDERSE SONUCU NE OLUR?

1.TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ARTIK DİK DURUŞ GÖSTEREMESZ HALE GELİR, BU HALE GELİRSE GÖREVİNİ YAPAMAZ DURUMA DÜŞER, DÜŞERSE DE YOK OLUR GİDER. ORDUMUZ YOK OLURSA MİLLETİMİZ DE YOK OLUR, YANİ TÜRK ORDUSU VE TÜRK MİLLETİ.

2. BU AŞAMAYA GELİNİR Mİ, DERSENİZ, GELMEMESİ GEREKİR DERİM.

PEKİ BU YANLIŞTAN DÖNMEK MÜMKÜN MÜ?


1. ELBETTE MÜMKÜN.

2. DOĞU’DAKİ SORUŞTURMALARI YETKİLİ VE GÖREVLİ MAKAMLARA BIRAKIRSINIZ.

3. SORUŞTURMA SONUCU BİR TERÖR ÖRGÜTÜ ILE BAĞINI TESPİT EDERSENİZ ISTANBUL’DAKİ SORUŞTURMA KAPSAMINA ALIRSINIZ, BU IŞ BU KADAR BASİTTİR.

PEKİ BU YOLLAR GİDİLEREK FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER ÇÖZÜLEBİLİR Mİ?

1. BELKİ BİR IKİSİ, AMA TAMAMI BU YOLLA ÇÖZÜLEMEZ. NEDEN Mİ?

2. DOĞU’DA IŞLENEN CİNAYETLERİN ÇOĞUNDA PKK INFAZ TİMLERİNİN VE IŞBİRLİKÇİLERİNİN ROLÜ VARDIR, ELİ VARDIR, BUNLARI AYIRMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

3. BİR KISIM ITİRAFÇILARIN ROLÜ VARDIR, HANGİ ITİRAFÇININ PKK ADINA ÇALIŞTIĞINI ÇÖZMEK ZORDUR.

4. CİNAYETLERE KARIŞAN KAÇAKÇI AĞALARI VARDIR, DİĞERLERİYLE AYIRMANIZ MÜMKÜN DEĞİLDİR.

5. CIA VE MOSSAD AJANLARININ IŞLEDİĞİ YA DA IŞLETTİĞİ CİNAYETLER VARDIR, BUNU DA AYIRMANIZ OLASI DEĞİLDİR.

YANİ BU CİNAYETLER ÇÖZÜLMEYECEK Mİ?

1. ELBET ÇÖZÜLÜR AMA BU YOLLA DEĞİL.

2. KARANLIK DÖNEMLERDE IŞLENEN CİNAYETLER DÖRT GURUPTUR; AYDINLAR( UĞUR MUMCU), UYUŞTURUCU KAÇAKÇILARI(TOPAL), AYRILIKÇILAR(MUSA ANTER) VE BANKALAR(SOYULAN BANKALAR).

3. ŞU AN ARAŞTIRILMAYA ÇALIŞILANLAR AYRILIKÇI DİYE GÖSTERİLİP FAİLİ MEÇHULE GİTTİĞİ IDDİA EDİLENLERDİR.

4. PKK ILE ILİŞKİSİ OLDUĞU IÇİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ IDDİA EDİLEN KİŞİLERİN DIŞINDAKİ DİĞER ÜÇ GURUP CİNAYETLE NEDENSE UĞRAŞAN YOKTUR.

5. PKK DEMEK, PARA DEMEKTİR. TERÖR DEMEK PARA DEMEKTİR. VE BİZDE SİYASET DEMEK PARA DEMEKTİR.

6. HEPSİNİN ORTAK PAYDASI PARA OLDUĞUNA GÖRE FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLERİ ÇÖZMEK IÇİN ÖNCE PARADAN YOLA ÇIKMAK GEREKİR.

PARA, DERKEN NE KADAR BİR PARADAN BAHSEDİYORUZ?

1. PKK’NIN YILLIK GELİRİ 1 MİLYAR DOLARDIR.

2. TOPAL’IN YILLIK GELİRİ BİR MİLYAR DOLARDIR.

3. UYUŞTURUCU KAÇAKÇILIĞINDAN DOĞAN KARA PARA 10 MİLYAR DOLARDIR(TAHMİNİ).

4. SOYULAN BANKALARDAN AKÇIRILAN PARA YAKLAŞIK 50 MİLYAR DOLARDIR.

5. TERÖRLE MÜCADELEYE HARCANAN YILLIK PARA 10 MİLYAR DOLARDIR.

6. YANİ BİZ YÜZLERCE MİLYAR DOLAR PARADAN BAHSEDİYORUZ.

7. ÖNCE TOPAL’IN BANKA HESAPLARI, SONRA SOYULAN BANKALARDAKİ PARANIN IZLERİ, SONRA YEŞİL’İN VE ÇATLI’NIN BANKA HESAPLARINDAN YOLA ÇIKSAK EN AZINDAN BU CİNAYETLERİ ÇÖZMEK IÇİN DOĞRU BİR ADIM ATMIŞ OLURUZ.

8. BU DOĞRU YOLDA ILERLEMEK ISTENİRSE EĞER, PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AB’DEKİ ISVİÇRE’DEKİ BANKA HESAPLARINI BULUNUR VE PARA TRAFİĞİ ÇÖZÜLEBİLİR.

9. IŞTE SİZE YOL, ILERLEYİN BİRAZ, GÖRECEKSİNİZ KARŞINIZA NE ÇIKACAK?

ÖNCE TAYYİP’TEN BAŞLAYIN, SONRA UNAKITAN, SIRADAKİ ÇİLLER’İ DE UNUTMAYIN!

MADEM BU YOLLA ÇÖZÜLMESİ GÜÇLÜ BİR OLASILIK, NEDEN YAPILMIYOR?

1. PKK TERÖR ÖRGÜTÜ ILE MÜCADELE ETMEYİP ONLARLA PAZARLIĞA GİRİŞİYORSANIZ,

2. TERÖRÜ SİYASİ ZEMİNE ÇEKİYORSANIZ,

3. BARZANİ VE TALABANİ’Yİ TANIYIP(BARZANİ’DE DE ÇOK PARA VAR, IZLENMESİ GEREKİR) IRAK KUZEYİNDEKİ KÜRT DEVLETİ’Nİ DE TANIR HALE GELİYORSANIZ,

4. KERKÜK VE KIBRIS’I KADERİNE TERK EDİYORSANIZ,

5. ANASI AĞLAYAN VATANDAŞA “AL ANANI DA GİT “ DEYİP ONU DA KADERİNE TERK EDİYORSANIZ, O ZAMAN; SİZ KİME HİZMET EDİYORSUNUZ, DİYE ADAMA SORARLAR.

SONUÇ:

HİZMETİNİZ BU YOLDA OLUP SİZE KARŞI ÇIKAN VARSA, IYİ HİZMET EDEBİLMENİZ IÇİN ÖNCE KARŞI ÇIKANLARI TEMİZLEMENİZ GEREKİR.


BUGÜN ÜLKEMİZDE YAPILAN BUDUR; KARŞI ÇIKANLARI TEMİZLEMEK!

NEYE KARŞI?

EMPERYALİZME VE KÜRESEL SERMAYEYE KARŞI!


Emekli Albay Erdal Sarızeybek

"Geldikleri gibi giderler(mi?)"







Bugün, 19 Mayıs 2009
İsterseniz, 91 yıl önceye gidelim.
Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu, Mondros Antlaşması gereği dağıtılmış, Komutanları Mustafa Kemal, İstanbul’a çağrılmıştır.
İtilaf Devletleri donanmalarına ait 55 müstevli gemisi, zafer bayraklarını açmış bir şekilde, İstanbul Limanı’na girmektedir.
Sahil, Rumlar ve Ermeniler başta olmak üzere, azınlıkların içki kokulu ağızlarından yayılan zafer çığlıklarıyla, inlemektedir.
O gün 13 Ekim 1918’dir.
Devletinin “teslim olmuş” başkentine dönmekte olan Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımına ayak bastığı an, şahit olduğu bu manzarayı bir müddet seyreder, seyreder, seyreder ve noksansız bir imânla, “Geldikleri gibi giderler!” diyerek, yoluna devam eder.
O, bu sözü söyledikten 218 gün sonra, gelenleri göndermek için, Samsun’dadır.
O gün, 19 Mayıs 1919’dur.
Ve Milli Mücadele başlar!
Türk’ün ateşle imtihanıdır bu.
Mustafa Kemal’in komutasında Türk Milleti Zümrüdü Anka gibi küllerinden yeniden dirilir ve emperyalist Haçlı sürüsünü denize döker.
Müstevli Batı’nın 13 Ekim 1918’de İstanbul’u kirletmeye başladığı kirli ayakları dört yıl 227 gün sonra, 4 Ekim 1923’te Ay-Yıldız’ı, iki gün sonra, 6 Ekim 1923’te de, Mustafa Kemal’in gönderdiği Türk askeri Mehmetçiği selâmlayarak, İstanbul’u terk zorunda kalır.
Türk milleti artık mazlum milletlerin kutup yıldızıdır.
Bugün, rahmetlinin Samsun’a çıkışının 90’ıncı yıldönümü.
Gidenler, geri döndüler.
Bu dönüş 10 Kasım 1938’de başladı.
Önce kıdım kıdım..
Sonra, adım adım..
Şimdi soruyoruz:
“Ne zaman gidecekler?”
Yahut, gidecekler mi?
Ama onlar gitmezler ki..
Gitmezler, “gönderilmeleri” gerekir..
Oysa, “Niye geldin?” diyen yok..
Artık, “Nerde kaldın?” deniyor..
“Niye gelmedin?” diye soruluyor.
Tarih boyunca uğruna milyonlarca şehit verdiğimiz toprağı artık para ile satıyoruz onlara. En mahrem müesseselerimizi bir bir kendilerine devrediyoruz. Onların dinlerini dinimizden, onların kültürünü kültürümüzden üstün görüyoruz, aşağılık duygular taşımanın ve teslim bayrağı çekmenin adı “çağdaşlık” olmuş, itibar görüyor.
Bir tarafta, “Keşke Hıristiyan olsaydık” diyenlerle Türk kız ve gençlerini eğitim tuzağı ile misyonerlerin kucağına itenler, diğer tarafta, Haçlı emperyalizmle medeniyetler diyalogu altında, kol kola gezenler..
Üstelik iki taraf da bunun “Atatürkçülük” olduğunu söylüyor..
Gerçek şu ki..
Bugün her şeyimiz var, Atatürk’ümüz yok, Atatürkçülüğümüz yok.
Kimi putlaştırarak Atatürk’ü her gün bir defa daha öldürüyor, kimi, onun neşet ettiği mukaddes ocağa kökü dışarıda olan mihrakları musallat ederek, kimi, Haçlı Emperyalizmine teslimiyeti, “Avrupa Birliği” ve “demokrasi” kılıfıyla süsleyerek..
Onun için..
Galiba bu sefer..
“Geldikleri gibi” gitmeyecekler!
Peki ne olacak?
Onu da, yine O’ndan öğreniyoruz:
“- Ey Türk Gençliği!
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş bütün tersanelerine girilmiş bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.
Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Bu “kan” millî tarih şuuru, bu “kan” imândır!
Peki, hâlâ var mıdır?
Hiç merak etmeyin..
Vardır..

Kaynak

Senin üvey annen bir melekti yavrum! - Özlem Albayrak


Son dalgada Türkan Saylan'ın evinin aranması, Ergenekon terör örgütünün tasfiyesine inananların bile tepesini attırmış gibi görünüyor. Velhasıl ilkinden onikincisine kadar hiç sektirmeden "savcı"yı topa tutanlar, duygusal yatırım sayesinde toplumsal tepkinin mecraını yavaş yavaş değiştiriyorlar. Ergenekon konusunda "davanın sonucunu bekleyelim beyler" diyenler bile, Saylan'ın evinin aranmasıyla kopan vicdani fırtınayla saflarını "ulusalcılar" lehine değiştiriyor. Gibi görünüyorlar.

Bunda, Baba Beni Okula Gönder, Haydi Kızlar Okula kampanyalarının medyada yıllardır desteklenmesi ve bu vechile Saylan'ın "eğitim sevdalısı" olduğuna inanılması kadar, Ergenekon operasyonlarına karşı bir blok halini almış olan Doğan medyasının, bu kez meseleyi "çağdaş eğitime operasyon ha, bu kadar da olmaz" noktasına çekmesinin payı da var.

Oysa operasyon ne çağdaş eğitime ne de ÇYDD'den burs alan öğrencilere yapıldı, ne de Türkan Saylan içeri alındı. Tüm bu tantana, Saylan'ın evinin aranmış olmasından kopuyor. Bugünlerde, "hukuk siyasallaştı" diye yeri göğü inletenleri, bir zamanlar Anayasa Mahkemesi birbiri peşisıra siyasal partilere kapatma davası açtığında bıyıkaltı gülümsemeler eşliğinde el ovuştururken, itiraz edenlere de, "hukuka saygınız yok mu sizin?" derken görmüştük oysa. Son derece demokrat, yasalar önünde boynu kıldan ince vatandaş suretinde 28 Şubat icraatlarını izleyenlerin bugün fırsat bulsalar, "Ergenekon savcısı"nı bir kaşık suda boğmayacaklarından emin değilim. Keza bugün, "Kızların bursları ne olacak?" diye timsah gözyaşları dökenleri, CHP, belediyelerin onbinlerce öğrenciye dağıttığı bursu kestirdiğinde, galibiyet havalarında kutlama yaptıklarını da görmüştük.

Hayır, rövanş duygularından arkaya bile bakılmadan koşar adım uzaklaşılması gerekiyor, bunun bizi götüreceği yer gül bahçesi gibi görünmüyor, ama bir an geliyor vicdan da havlu atıyor. Yoksul olup bursa ihtiyaç duyan öğrencilerin bile, "eğitim" gibi, "ihtiyaç sahibi olmak" gibi, her koşulda asgari müşterek olması beklenen bir düzlemden alınıp, psikolojik harp tekniklerinin nesnesi haline getirilmesine, elmanın çürüğünü seçer gibi, "sen bize lazımsın, sen meyvesuyu yapılmaya gideceksin" ayrıştırmalarına tabi tutulmasına, insan olanın tahammül etmemesi gerekiyor.

O yüzden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin öğrencilere burs vermesine değil benden yana olan itiraz, o başvuru formlarının üstüne, "çok ihtiyacı var ama gerici gözüküyor" notlarının düşülmesine. Bugün Türkan Saylan'ı Türkiye'ye "Senin annen bir melekti yavrum" diye tanıtmaya çabalayanlar, bir 'tandans'a ait bursların gecikmesi "ihtimali"ni bile "insanlık suçu" kapsamına alıyor, ama "öteki"lerin bursları engellendiğinde alkışlıyorsa bunun, o fişleme işleminden farkı yoktur.

İkincisi üzgünüm ama, Türkan Saylan yekpare satıh Türkiye'nin meleği değil, çağdaşlık tanımı, namaz kılmak yerine bale yapmak, Muhammet yerine Mertcan filan gibi isimleri kullanmak, İsmet Paşa'yı tutup, Menderes'i atmak, hatta asılmış Başbakan'ın adını siyaset etme biçimini beğenmediklerine aba altından gösterilen sopa olarak kullanmak, elitist dillerini "biz asılız, bizim istemediğimiz şeyin Türkiye'de olması mümkün değil" minvalinde döndürmekten ibarettir ve ancak çağdaşlık algısı kendisiyle benzeşenlerin meleği olabilir. Kimse kusura bakmasın ama, Saylan'ın ikna odalarında çağdaşlık dersleri verdiği kızların meleği olduğundan çok emin değilim. Azrail de bir melektir diyorsanız, "örtülü kimliğin eğitiminin azraili" olmak bağlamında, o başka tabi…

Elbette "senin çağdaşlığın sana, benimki bana" deyip geçmek gerektir ve herkesin farklı çağdaşlık algısı olması suç değildir. Bendeniz için suç, "senin çağdaşlığın niye benimkine benzemiyor" şeklindeki düşüncelere düçar olmak da, legal yolları kullanarak herkesi aynı çağdaşlık seviyesinde hizalamaya ahdetmek de değildir. Kabahat, bunu cebren, hile ile yapmaktır. Saylan'ın evi, eğitime gönül verdiği, çağdaş öğrenci yetiştirdiği ya da benzer aktiviteleri için mi arandı, sanmam.

Bir de şu var: Türkan Saylan'ın yukarıda bileşenlerini saydığım çağdaşlık algısına bakarak, bu algıda modern müktesebatın öngördüğü, kadın-erkek eşitliğinin nüvelerini bulmamız çok mu şaşırtıcıdır? Bu eşitlikten kastedilen her anlamda eşitliktir ve bunu ifade etmek, yani Saylan'ın bursiyerlerine kadın-erkek ilişkilerinde 'rahatlık' tavsiyesi verdiğini söylemek niye "incitici" bulunur, anlamış değilim? Sonuçta, bu ifadeler belli bir kesimin çağdaşlık algısının bir uzantısı; modern önkabullerin böylesi bir hayat tarzını salık verdiği, henüz sırrına vakıf olunamamış bir bilgi de değil. Bunu başka bir bağlamda ifade etmek, neden "kulağınızla duydunuz mu?" sorusuyla sınanması gereken bir samimiyet testini gerektirsin yani? Türkan Saylan zaten bu toplumun önemli bir kısmının değer adına biriktirdiklerini benimsemediğini, bunları dönüştürmek amacında olduğunu defaatle deklare etmiş ve sözünü çekinmemiş, sazını saklamamış, gayet samimi bir insan. O halde, "hem kadın batılı prototip olmalı", hem de "kızımın namusuna halel getirtmem" diyen aynı kişiyse, kimlik krizindeki tek kesimin, modernizmin gerekleriyle inancı her buluştuğunda kısa devre yapan "dindarlar" olmadığı ortaya çıkıyor. Sanırım, çağdaşlar da aynı dertten muzdarip.

Çünkü hem kadının her anlamda özgürlüğünü çağdaşlığın gereği say, kadın-erkek ilişkilerinin 'rahatlatılması' gerektiğine inan, örtüye de "kadın erkekten neden sakınsın ki" diye karşı çık; hem de birisi bunu dile getirdiğinde "iğrenç" de. Biraz tutarlı olsak diyorum ben de. Türkan Saylan savunucuları ne der bilmem ama, sanırım Türkan Saylan itiraz etmez bu düşünceye.

Ha, "Bu bilgiler Ergenekon kapsamında verilmek zorunda mı?" diyebilir itirazcı. Ama, o ifade zaten başka bir bağlamda kullanılmıştı ve yazının ekseninde değildi. Kaldı ki, medyanın 28 Şubat'ta soap opera tadında hepimize seyrettirdiği "Fadime Şahin-Müslüm Gündüz olayında son perde, Müslüm Gündüz don gömlek elimizde" detay haberleri, nokta vuruşları hala hatırlardadır.

Özel hayatın mahremiyetine arsızca tecavüz edilen o dönemden sonra, "Türkan Saylan, geçmişinde şunları söylemişti" şeklindeki hatırlatmalar –yine de yapılmaması daha iyidir elbette ama- kıyasa vurursak mızmızlanacak kadar merhametsiz görünmüyor ayrıca bana.

Özgürlükte son nokta: Sınıfın kadar konuş! - Özlem Albayrak


Farkında mısınız, bilmiyorum ama uzunca bir süredir, ben diyeyim AK Parti'nin kapatılmayacağı anlaşıldıktan sonra, siz deyin Cumhurbaşkanı'nın örtülü eşiyle köşke çıkmasının ardından, Beyaz Türk'ün mütedeyyin kesime karşı sergilediği tavırlar değişti.

Hayır, optimizmin hız sınırını aşacak değilim, barışmadılar elbette ama kavga da etmiyor, başka yollar deniyorlar.

Sözgelimi "Özgürlük mü istiyorsun? O zaman kanıtla kendini, şaşırt bizi!" diyorlar. Özgürlüğü hak edebilme formülü olarak da, "Madem bizimle aynı imtiyazları talep ediyorsun, dinin modern ve seküler hayatla uzlaşmadığı noktalarda tercihini bizden yana koyacaksın" tarifinde birleşiyorlar…

Madem kendine özgürlük istiyorsun, farklı olan başkaları için de şeksiz ve şüphesiz, çekincesiz ve şerhsiz özgürlük dilemen gerekiyor. Hadi buraya kadar tamam ama, bunun içeriği de, sınırları da "sen" işin içinde olduğunda, sen işin içinde olduğun için genleşiyor. "Eşcinsellerin hakları yasalarla korunma altında ama, en azından özendirilmesin, yaygınlaştırılmasın" demen, kimseleri kesmiyor, samimiyet sınavından geçebilmen için, eğer ki mütedeyyin kesim mensubuysan ille de taraftar, ille de holigan olman gerekiyor.

Bununla kalmıyor üstelik, yanlış anlayıcıların yanlış anlamaları. Sözgelimi bir kez "kürtaja karşıyım" dedikten sonra, "tecavüz ve benzeri durumlarda karar, annenindir" şeklinde devam ettirdiğin cümlenin ikinci kısmı kopan gürültü arasında duyulmaz oluyor. "Bak işte, çuvalladın" bakışları spot ışıkları misali üstüne düşüyor. "Siz zaten böylesiniz, özgürlüğü sadece kendiniz için istersiniz" sitemleri kutuları dolduruyor.

Öyle bir noktaya geliyor ki bu; özgürlük savunuculuğunu kanıtlama imtihanında dindar; sözgelimi eşcinselliği günah olarak telakki ettiğinde, insan hakları çarmıhına gerilebiliyor. Oysa "eşcinsellik hiçbir semavi dinde kabul görmemiştir ama bu; elbette büyük günah işleyenlerin de yaratıcı nazarında din dairesi içinde kalabilme ihtimalini yabana atmayı gerektirmediği gibi, insan hakları kalemini de hükümden düşürmez" demek bile, -atıyorum- Lambda İstanbul'un öfkesine hedef olmayı engelleyemeyebiliyor bazen.

Ali Bulaç'ın "eşcinsellik ve şiddet eğilimi" konusunda ne dediğini dinleyemedim. Bunun kendisinin iddia ettiği gibi tırnak içinde bir alıntı mı, yoksa bizzat kendi düşüncesi mi olduğu da bilmem ve dahi ilgilenmem.

Konuyla ilgili olarak da; sonuçta herkesin dini de, günahı da kendine diyenlerdenim, ama eşcinselliğin, yaygın kültürel algılamalarla çoğaltılmaması, araya karbon kağıdı seriliğiyle tıpkıbasımının yapılmaması gerektiğinden de eminim.

Toplumun ontolojisi ve devamıyla ilgili sakıncalar gibi rasyonalist gerekçeler bir yana; sonuçta eşcinsellerle yapılan görüşmelerde çocuklarının asla kendileri gibi olmasını istemediklerini belirtenlerin aritmetiğinin genele oranla ezici bir çoğunlukta olduğu da bir vakıa. Çocuğun için istemediğin bir kimliğe özgürlük isteyebilirsin, ama bu durum "bu yaygınlaşmasın" diyeni ortaya alıp dövmeyi gerektirecek kadar geniş bir alan mı olmalı, emin değilim.

Bir de şu var tabii… Özgürlükçü olabilme eşiği, bireyin sırtında taşıdığı kamburla orantılı olarak yükselen bir ortamda; liberal özgürlük standartlarının peşinde koşarken, benim diyen liberalleri geride bıraktığını fark edebilir insan. Bu, şu demektir: Kamburun ne kadarsa, o kadar büyük olmalıdır özgürlük anlayışın. Muteber vatandaşların senin kadar çabalamasının gerekmediği bu yerde, bu kendini ispat noktasında, kendinle çelişme ve dolayısıyla inandırıcılığını yitirme pahasına hem de…

Bu bedel, yani inandırıcılığını yitirme durumu da; en çok "özgürlük istediğini kanıtla, şaşırt bizi bizim bile söyleyemediklerimizle" diyenlerce kınanacaktır üstelik. Öyle bir kınama olacaktır ki bu; İtibar için kazanmak için verdiğin fireler sayesinde itibarından olabileceksindir sonunda.

Aslına bakılırsa; AK Parti'nin kaybettiği oylardan sonra yaptığı kabine değişikliğini de bu mantık üzerinden açıklama eğilimindeyim ben. "Fazla açıldık" duygusu, "meşruiyet sağlama yolunda eldeki oydan olmak" hissiyatı. Kabine açıklandıktan hemen sonra "milli görüş gömleğine geri mi dönülüyor?" sorularının gazete sütunlarından patır patır dökülmesi de bir bakıma bunun göstergesi. Özgürlük algını kanıtlama yolunda seni tefrite en çok zorlayanlar, arkandan en gürültücü tenekeleri çalacak olanlardır.

Burada sözü Cemil Meriç'e bırakmak ve çekilmek istiyorum müsadenizle: "Özgürlük kendini bir yere, bir şeye bağlamak değil ise, o zaman ne işe yarar ki?"

Memleketimden manyaklık manzaraları - Özlem Albayrak


Geçtiğimiz Pazar Tandoğan'da tertip edilen Cumhuriyet mitingini, öncekilere kıyasla daha demokratik bulduğunu söyleyenler oldu. Mitinge baktım, gördüğüm şey asla demokrasi değildi.

Çünkü Tandoğan'daki miting; "Anayasal düzeni silahla değiştirmek" suçunu işlediği iddia edilen ve haklarında binlerce kanıt bulunduğu için tutukluluğu devam eden isimlere destek için düzenlenmişti. Önceki mitingler hükümete karşıydı, yaşam tarzı gibi meşru sayılabilecek gerekçelerle maluldü. Ama artık bu, bir adım ileri gitmek ve "hukuk devleti" pankartları altında hukuk devletini hedef seçmek demekti.

İlk mitingler, TSK'nın gizli desteğiyle bile düzenlense, üstü kapalı darbe çağrılarına bile sahne olsa, sonuçta sahici gibi görünen birtakım korkular gibi, anlaşılır nedenlere dayanıyordu. Ve bu endişe hali, önceki mitinglere katılanların en azından bir kısmını temize çıkarabilir nüveler taşıyordu.

Ama, Tandoğan'da en son gördüğümüz kalabalığın ne için toplandığını bilmiyor gibi yapmamıza imkan yok. Çünkü, o miting, Atatürkçülük şemsiyesinin koruması altında; Ergenekon soruşturmasına karşı ve Ergenekon'dan içeri alınanların serbest bırakılması talebiyle yapıldı.

Mitingi kim düzenledi? Süper çağdaş, süper ilerici ama AB ve sandık karşıtı Atatürkçü Düşünce Derneği. ADD'nin başkanı kimdi? Memleketin en demokrat insanı olan, darbecilikle hiç işi olmayan, kendisine neden bunların yapıldığına bir türlü akıl sır erdirilemeyen Şener Eruygur.

Peki, Eruygur neden yargılanmaktaydı? Vatanın kara bağrından cephanelikler, bombalar, silahlar, kemikler, krokiler, belgeler, suçlar fışkırmadığı, darbe günlükleri ele geçmediği, telefon konuşmaları ortalığa saçılmadığı halde, sırf ülkenin en saygın, en temiz, en değeri kendinden menkul isimlerine baskı yapmak için açılmış Ergenekon davasından.

Şaka gibi değil mi? Ama şakalar bununla sınırlı değildi…

Tandoğan'da hem Ergenekon tutuklularına sevgiler, selamlar gönderildi; hem de Danıştay suikastinde katledilen Mustafa Yücel Özbilgin anıldı. İyi de Danıştay davası resmi düzeyde Ergenekon'a bağlandı. Bu, Mustafa Yücel Özbilgin'i öldürmeye azmettirenlerin, darbeye zemin hazırlamak isteyen Ergenekoncularla bağlantısı olduğu, hatta katillerin Ergenekoncu olduğu anlamına gelir ve pardon ama iki seçeneği birden işaretleyemezsiniz:

Özbilgin'i yok edenleri lanetlemeye devam edecekseniz, Ergenekoncular'ı destekleyemezsiniz, yok "biz Ergenekoncular'dan yanayız" diyorsanız, kalkıp pişkin pişkin "Özbilgin'i katledenler hesabını versin" numaralarına yatamazsınız…

Öte yandan, sahibinin elinden kaçıp tos vurarak Atatürk büstünü kıran Gülsüm İnek'in kabahatini, köy halkının bir kısmının soruşturmaya uğrayarak ödediği, hatta sahibinin başına iş gelir korkusuyla ineği bir başka köye sattığı bir vasatta; Atatürk devrimlerinin hedef alındığından yakınmak için ya bu memlekete uzaydan ışınlanmış olmanız ya da fena niyetlerinizi Atatürkçülük'ün ardına gizlemiş olmanız gerekir ki; ben yukarıdaki örneğin aksine iki şıkkı birden işaretlemek isterim. Kesilip kavurma yapılmadığı ya da meme uçlarına, toynaklarına elektrik verilmediği için ucuz kurtulmuş hayvancağız. Geçmiş olsun diyoruz.

Latife bir yana; hakikaten Atatürk devrimlerine sahip çıkmanın, işkencecilerle, suikastçilerle suç ortaklığı yapmak anlamına gelip gelmediğinin tartışılacağı bir ortam yok Türkiye'de ama yani; "dil, din, ırk ortak paydamız" pankartından açığa çıkan faşizmi de mi konuşmayalım?

Ergenekon operasyonlarında davaya zarar verecek uygulamaların olduğunu, sözgelimi Yasemin Dündar'ın eşinden habersiz Brezilya'ya gidip geldiği bilgisinin İddianame'ye konulmasını sonuna kadar eleştirelim. Yasemin Dündar'ın Brezilya'da suç bağlantıları içine girip girmediğiyle ilgili bilgi ya da kanıt sunamayıp yalnızca kadınların yurtdışına "yalnız" çıkmalarında bir gariplik olduğu izlenimi verip, üstelik bu düşünceyi yazılı bir metinde dillendirenlere, "Alooo, 21. yüzyılda yaşıyoruz" diye posta da koyalım. "Yasemin Dündar'ın suçu eşinden habersiz seyahat etmekse bu ikisini ilgilendirir, ama yok seyahatlerinde suç unsuru teşkil edecek bağlantılar varsa, bunu da açıklamakla mükellefsiniz" cümlesini çekinmeden, ses yükselterek kuralım.

Ama yani lutfen, iki gün önce Tandoğan'da düzenlenen Cumhuriyet mitingine de özgürlük ve demokrasi şöleni havası verip, düzenleyicilerine de sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapmayalım. Değiller çünkü, anladınız mı?

Churcill,Mustafa Kemal ve Bugün

Geçen hafta Genelkurmay Başkanı basınla bir toplantı yaptı ve hatta şahsında TSK'yı acımasızca eleştirenleri dahi toplantıya çağırdı.

Vay sen misin konuşan...


Demokrasilerde asker konuşurmuymuş,yürütülmekte olan bir soruşturmayla ilgili konuşamazmış vs vs..

Peki geçen yıl İngiliz Genelkurmay Başkanı Irak Savaşını eleştiren bir konuşma yapmadı mı?
İngiltere bu muhteremlere göre yeri gelince demokrasinin beşiği,yeri gelince demokrasinin eşiği mi?

ABD'nin Merkez Kuvvetler Komutanı ve aynı zamanda Irak'taki ABD Kuvvetlerin de Komutanı Irak'la ilgili konuşmadı mı?

Bu liboş takımına göre yeri gelince ABD demokrasinin koruyucusu,yeri gelince işgalci güç..
Bu entel,dantel geçinen liboşlar nereye sığınsalar elleri boş kalıyor ve kalacaktır da.
Ama tarihe kalın ve büyük harflerle "işbirlikçi" olarak geçecekler...
Tıpkı Ali Kemal gibi..

Bu muhteremlere sormak lazım,siz her defasında halk oyundan bahsederek konuşursunuz.
Peki her yapılan kamuoyu yoklamalarında Ordu en güvenilen kurum değil mi?
Üstelik en düşük oyu % 77'ler seviyesinde iken sen kalkıp halk oyundan falan bahsetme liboş!!
Mesele halk oyu ise al sana halk oyu,halk desteği..

Ama Gn.Kur.Bşk.nın konuşmasına değil,asıl oyunlarının açığa çıkmasına kızgınlar..
Ne dedi Org.:"Evrensel hukuk değerlerine uygun bir soruşturma olmalı,bu silahlar bize ait değil,aynı silahlardan Emniyet Teşkilatında da var"

Bir de Beykoz'da çıkan Lav silahlarının boş olduğunu söyledi,yani bu silahlar tek kullanımlık ve kullanılmış,yani işe yaramaz!!.. Ama birileri tarafından özellikle askerin kontrolünde gibi gözüken bir yere daha YENİ gömülmüş!!

Niye konuşsunki adam,işlerine gelmiyor!!!!

****
Geçenlerde Çanakkale'de bir kutlama yapıldı Anzak Günü diye.Avustralya ve Yeni Zellandalı'lı askerlerin 1915 yılında şafakla birlikte bugün Anzak koyu diye anılan yere yaptıkları çıkarmanın yıldönümü..
Her yıl 10.000'i aşkın Avustralyalı ve Yeni Zellandalı dedelerinin İngiltere'nin çıkarları uğruna öldükleri ülkelerinden 10.000 km uzaktaki bir yerde ölmelerini saygıyla anarlar.
Onların Gallipoli War dedikleri Çanakkale Savaşı bizde olduğu gibi onlarda da büyük travmalara sebep olmuştur.Onlar için en önemli sonucu İngiltere için neden ölüyoruz sorusunu cevaplayamamaları üzerine ayrı bir millet oldukları bilincine kavuşmaları ile olmuştur.

Çanakkale Savaşı'nın açılmasını hararetle savunan ve sağlayan o sıradaki genç politikacı ve İngiltere Savaş Bakanı Winston CHURCILL savaştan sonra parlementoda yaptığı savunmasında "Her yüzyılda bir dahi yeryüzüne gelir,ne yazık ki bu yüzyılda da bu dahi Türklere nasip oldu ve Çanakkale'de karşımıza çıktı" diyerek savunmuştur.

Yani düşmanları bile Mustafa Kemal'i büyük bir devlet adamı,asker ve DAHİ olarak kabul etmekte ve ona saygı duymaktalar..

Şimdi 20nci Yüzyıl'da bize nasip olan bu Dahi Devlet Adamı Ergenekon'un 1 numarası olduğu iddiasıyla yargılanmak istenmektedir...

Bu yüzyılda da talih Türklere Receb'i layık gördü...

DAHİ hakkımızı geçen yüzyılda kullanmıştık...

Ahmet ER/06.05.2009

<%EntryDate%> - <%EntryTitle%>

Kategori: <%EntryCategory%>
<%EntryBody%>
Yorum (<%EntryCommentCount%>) :: Yorum yaz! :: Bağlantı